Baki Öz: Bir Alevilik Tanımlaması ya da Alevilik Tanımına Kuramsal Bir Yaklaşım

33133

Alevilik; Hz. Ali yanlılığını, bağlılılığını, sevgisini inancına esas alarak oluşan, İslamiyet içindeki bir yoldur. Kutsal olanın sevgiye dayanan yanını öne çıkarak vurgu yapar. Bunu tüm evrene, canlıya ve insana yayar. Düşünce ve inanç zamanla gelişir. Hz. Ali, Ehlibeyt, Oniki İmamlar, Hacı Bektaş Veli’ye dayanan anlayışı temel alır. Aleviliğin omurgası bu öğelerdir.

Alevilik tasavvuf etrafında gelişir. Geniş bir yelpaze çizen ve çeşitli olgunluk evrelerinden geçen tasavvufun “Vahdet-i Vücut” ve “Vahdet-i Mevcut” aşamaları Aleviliğin benimsediği ve kendi çabasıyla yarattığı evrelerdir. Alevilik; felsefesini oluştururken, tasavvufun bu son iki aşamasını benimsemiş ve yapısı içerisine almıştır.

Alevilik; İslam içerisinde doğmasına karşın, kimi toplumsal, siyasal ve kültürel koşullardan yola çıkarak kendine özgü kültürel, inançsal ve yapısal kimliğinin oluşmasında etkili olan ana temalar yaratmıştır. Bunlar, Aleviliğin ve Alevi olmanın ana koşullarıdır. Bunların çevresinde toplanan egemen düşünceler, değerler, benimsenmiş olan idealar, ritüeller, tapınma ve ibadet biçimleri, insana, canlıya, evrene, tanrısal, tinsel ve kutsal olana bakışı, bu tür değerlere yaklaşımı, tüm bu değerlerin yarattığı heyecanlarla birlikte Aleviliğin ahlâkını, inancını, kozmogonisini ve özdeksel-tinsel ideolojisini oluştururlar. Aleviliği, Aleviliğin özünü, omurgasını oluşturan ve Aleviliği yaratan bu ana koşullardır. Bunlar, Aleviliğin belirgin özellikleri, Aleviliği belirleyen temel etmenlerden olmazsa olmaz etmenlerdir. Bu ana etmenler, aynı zamanda Alevilik tanımının da temel etmenleridir.

Aleviliği Oluşturan Temel Etmenler

Alevilik, bir takım temel ve belirleyici öğelerin bir araya gelmesiyle oluşmuş ve sistemleşmiştir. Aleviliğin var olduğu ve kendini duyumsattığı toplumlarda az-çok farklılıklar olmasına karşın, Alevilik bu öğelerin önemli bir bölümünü içerir. Bunları oluşturmayan ve bir araya getirerek sistemine yerleştirmeyen inanç biçimi, Hz. Ali yakınlığını taşıyan dinsel-mezhepsel veya tarikatsal bir eğilim olabilir, ama Alevilik olamaz. Alevilik tanımlamasına ve adına “Alevilik” denilmesine olanak veren, Aleviliğin ortak öğeleri, yahut Aleviliğin sistemini üzerine oturttuğu temel etkenler genellikle şunlardır:

Hz. Ali kültü, inancı: Bu kült, yolun esasıdır. Hz. Ali sevgisi, bağlılığının olmadığı bir inanç, kesinlikle Alevilik adını alamaz. “Alevilik” adı da verilse, Hz. Ali’yi çıkardığınız zaman, o inanç sistemi, kesinlikle Alevilik değildir. Alevilik adıyla anılamaz. Alevi toplumu; başından beri Hz. Ali’yi yolun direği, temeli olarak görmüştür.

Üçler; yani Allah-Muhammed-Ali: Alevilik, bu üçlüyü birbirinden ayırmaz. Tapınımda, inançta ve kuramda bu üçlü birlikte dile getirilir.

Beşler; yani Pençe-i Ali-Aba denilen Ehlibeyt: Bunlar; Hz. Muhammed, Fatima, Ali, Hasan ve Hüseyin’dir. Alevilik-Bektaşilik ve Şiilik’te; Ehlibeyt’e bağlılık, saygı, yani Ehlibeyt inancı esastır. Ehlibeyt’e, “aşk” ölçüsünde bağlılık duyulur. İnancın tüm ritüelleri, Ehlibeyt “aşkı” üzerine kurgulandırılmıştır.

Yediler; yani Üçler ile Hasan, Hüseyin, Hatice ve Fatma Ana’nın bulunduğu kesim: Bunun bir başka türevi (varyantı) daha vardır. Hz. Ali’nin yedi neferi veya sadık âşıkları (âşık-ı sadık) olarak bilinen ve içlerinde Kamber, İranlı Selman (Selman-ı Farisi), Benân İbni Seman ve Nusayrı gibilerinin bulunduğu yedilerdir.

Yedi Ulular; çoğu kez bunlar da Yediler’den bilinirler: Ama Yedi Ulular, Alevi-Bektaşiliğin oluşmasında düşünceleriyle önemli katkı sunan ünlü yedi ozandır. Bunlar; Nesimi, Fuzuli, Şah Hatâyi, Pir Sultan Abdal, Virâni, Yemini ve Kul Himmet’tir. Diğer Alevi-Bektaşi ozanları da bu yolun oluşmasına çağlar boyu katkı sunmuşlardır. Aleviliğin sistemleşmesinde ozanların, halk âşıklarının payı oldukça büyüktür.

Oniki İmamlar: Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed Bakır, Cafer-i Sadık, Musa-ı Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Taki, Aliyün Naki, Hasan-ül Asker, Muhammed Mehdi’dir. Alevi-Bektaşilik ve Şiilik’te; Ehlibeyt ve Oniki İmam inancı “aşk” düzeyine ulaşan bir bağlılığa ulaşmıştır. Ehlibeyt’le Oniki İmamlar bir birinden ayrılmaz. İnancın özü ve temelidirler.

Ondört Masum-u Pâk: Bunlar; Muhammed Ekber, İmam Hasan’ın oğlu Abdullah, İmam Hüseyin’in oğlu Abdullah, İmam Hüseyin’in oğlu Kâsım, İmam Zeynel Abidin’in oğlu Hüseyin, İmam Zeynel Abidin’in oğlu Kâsım, İmam Muhammed Bakır’ın oğlu Ali el-Eftar, İmam Cafer-i Sadık’ın oğlu Abdullah Asgar, İmam Cafer-i Sadık’ın oğlu Yahya Hadi, İmam Musa-ı Kâzım’ın oğlu Salih, İmam Musa-ı Kâzım’ın oğlu Tayyib, İmam Muhammed Taki’nin oğlu Cafer Tahir, İmam Naki’nin oğlu Cafer, İmam Naki’nin oğlu Kâsım’dır.[1] Bunlar kötülüğe bulaşmamış kimselerdir. Oniki İmamların soyundandırlar. Bu nedenle örnek insanlardır. Bunlar görünüşte Müslüman, gerçektense münafık olanlarca şehid edilen ondört pak insandır. Birçoğu, Kerbela’da şehit edilen Ehlibeyt çocuklarıdır. Hiçbir kötülüğe bulaşmadıkları ve savunmasız oldukları bir dönemlerinde, Yezid’in halifeliğini yaptığı yönetimce öldürülmüşlerdir. Alevilerce; insanlığın, saflığın, arınmışlığın, günahsızlığın simgesi olarak görülürler.

Onyedi Kemerbest: Çoğu Kerbelâ’da şehit edilen “pâk” insanlardır. Bir anlayışa göre, Hz. Ali’nin çeşitli eşlerinden olmuş onyedi erkek çocuğudur. Kemer kuşanma onlardan kalmıştır. Bir başka görüşe göre ise, Hz. Ali’nin kemer kuşandırdığı kimselerdir. Bu görüş, daha akla yakın ve tutunanıdır. Alevilik- Bektaşilik ve Ahilik’te “Onyedi Kemerbest” olayı önemlidir. Yola, törenle girişi simgeler. Tarikatlaşmanın yolunu açmıştır. Tasavvufa göre, hizmete gönüllü olan insanlardır. Hz. Ali’nin halifeleri olarak bilinirler.

Bunlar; İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Hadiyü’l- Ekber, İmam Abdü’l-Vahid Avn, İmam Ebubekir et-Tahir, İmam Ömer et-Tayyib, İmam Osman Turab, İmam Muhammed Hanife, Abdurrauf, İmam Ali Ekber, İmam Abdulvahhab, İmam Abdülcelil, İmam Abdurrahim, İmam Abdulmuin, İmam Abdullah Abbas, İmam Abdulkerim, İmam Abdülsamed.[2]

Bunun bir başka varyantı / versiyonu daha vardır ki bu varyantta özellikle Selman-ı Farisi, Malik Eşter, Ebubekir’in oğlu Muhammed, Yasir’in oğlu Ammar, Veysel Karani, Ebuzer Gaffari, Haris’in oğlu Harim, Yedilhezai’nin oğlu Abdullah, Ediel Haris’in oğlu Abdullah, Haris Şeybani, Ebul Hişam, Utbe’nin oğlu Hişam, Ebu Hazika’nın oğlu Muhammed, Kanber, Vezea’nın oğlu Mürtefi, Kays’ın oğlu Said ve Abbas’ın oğlu Abdullah gibi Ehlibeyt dostları yer alırlar. Bunlara, “Onyedi Kemerbest Hanedanı” da denir. Bunlar, Ehlibeyt’e candan ve gönülden bağlı sahabelerden oluşurlar.[3]

Bu adların doğallıkla doğru belirlenmesi; mitlerden, efsanelerden ve menkıbelerden kurtarılması gerekmektedir. Tam listeye hiçbir kaynakta doğru-dürüst rastlanılamamaktadır. Bu alanda çeşitli türevler / varyantlar / versiyonlar yaratılmıştır. Bu durum biraz daha işi güçleştiriyor ve yolun bu temel adlarını ve sorunlarını efsanelere boğuyor. Artık günümüzde, bunun lokal çalışmalarla ve yolun ana kaynaklarının incelenip taranarak doğru olana ulaşılması gerekmektedir. Ondört Masum-u Pâk ve Onyedi Kemerbestlerin belirlenmesinde “Fütüvvetnâmeler” en temel kaynaklar olarak gözüküyor. Bu bakımdan, zengin gereçler yığınıdır. Özel bir çalışmayla doğru sonuçlara varılabilineceği kanısındayım.[4]

Kırklar ve Kırkların oluşturduğu “Kırklar Meclisi”: Alevi-Bektaşi muhayyilesi çeşitli zaman dilimlerinde yaşamış kişileri bu Kırklar Meclisi üyeleri olarak tasarlamıştır. Genel kanı Kırkların, “Sırr-ı Hakikat” makamı olduğu yolundadır. Bu Meclis, tam bir çağdaş demokratik yönetim biçiminin ön tipini yansıtır. Dayanışma ve paylaşımcılık esas alınmıştır. Yolun başı olan Hz. Ali burada öne çıkarılmıştır. Kırkların tam olarak kimlerden oluştuğu bilinmemektedir. İçlerinde Selman-ı Farisi ve Kamber’in yer aldığı Hz. Muhammed’e ve Ehlibeyt’e candan bağlı olan bu insanlar Kuran’ın yoruma dayalı ayetlerini açıklamak, onlardaki gizli mesajları anlamak ve bildirmek için Hz. Ali tarafından eğitilmişlerdir. Bu nedenle “Kırklar” olarak belirtilen bu insanlar İslam ve Alevi felsefesinin belkemiğini oluştururlar. Çoğu, Elçilik Mescidi’nde kaldığı için bunlara “Ashab-ı Soffa” (sofa ashabı) denilmektedir. Kırkları eğitip Tanrı erenliği makamına çıkardığı için, Hz. Ali’ye, “Şah-ı Vilayet” (Veliler Şahı) sanı verilmiştir. İslam tasavvufunun ve tarikat soy çizgisinin başlangıcı olan Kırklar, Alevi-Bektaşiler’ce kutsal görülür. Kırklar ve Kırklar Meclisi’ne katılanların kimler olduğuna ilişkin elimizde net bilgiler yoktur. Yine bu alanda da Fütüvvetnâmeler doğru bilgileri verecek değerli eserlerdir. Dipnotta belirttiğimiz Fütüvvetnâmelerin taranmasıyla Kırklar ve Kırklar Meclisi’ne ilişkin ad sorunu çözülebilir.

Miraç ve bu Miraç sırasında Hz. Ali’nin adı çevresinde oluşan ve O’nu yücelten söylencesel inançlar: Sünni görüş Miraç’ı “ruhsal” görmesine ve “rüya” olabileceğini düşünmesine karşın, Alevi görüş Miraç’ı “cisimsel” olarak düşünür. Miraç olayını olduğu gibi, Cem törenine yansıtır. Cem töreni, Miraç olayının ve Kırklar Meclisi işlevinin yer yüzündeki bir tekrarıdır. Hz. Ali, yine burada oldukça öne çıkarılmıştır.

Musahiplik: Toplumsal birliği ve dayanışmayı yaratmak düşüncesi çerçevesinde oluşmuş Alevilik kurumudur. Eski Türk kurumlarının İslami biçime dönüştürülmesiyle oluşmuştur. Yolun esaslarından olarak görülür. Alevi toplumunun birbirine bağlanmasında, birbirlerini koruyup denetlemesinde temel öğedir. Musahip olanların, musahip kardeşiyle “tamamlandığı”, musahip olmayanların “eksik” olduğu anlayışı vardır. Musahipsizler, Alevilik’te Ceme alınmaz.

Cem: Aleviliğin inançsal ayinidir. Oniki hizmet esası üzerine yürütülür. Dedenin yönetiminde yapılır. Aleviliğin tapınımıdır (ibadeti). Bu bağlamda Semahlar da üretilmiştir. Alevi inancında Semah, Cem’le bütünleşir.

“Dört Kapı Kırk Makam”: Belli ilkeler ortaya koyarak Aleviliğin tarikatsal boyutunu, eğitimini ve olgunlaşma sürecini içerir. Belirgin aşamaları; “şeriat”, “tarikat, “marifet” ve “hakikat”dir. Amaç; olgun insanı (“kâmil insan”) yetiştirmek, sonuçta olgun insanlardan oluşmuş yetişkin toplumu (“kâmil toplum”) yaratmak ve bu topluma dayanan bir düzen kurmaktır. Aleviliğin idealindeki toplum ve siyasal düzen ancak böyle kurulur. Süreç, tümüyle kişilik eğitimi olan ve Alevi-Bektaşilik eğitiminde, insan yetiştirme işinde oldukça önemsenen “Nefis terbiyesi”ne dayanır.[5]

Hacı Bektaş Veli ve O’nun paralelinde düşünen Anadolu, Ortadoğu ve Balkanları aydınlatan Horasan ve Rum (Anadolu) erenlerinin düşünsel ve inançsal katkıları: Özellikle Hacı Bektaş, yolun ikinci direğidir. Anadolu’daki Aleviliği toparlamıştır. Onun bu inanç temelini Kadıncık Ana ile Abdal Musa tarikatlaştırarak “Bektaşilik Tarikatı”nı kurarlar. Anadolu ve Balkanlar bu tarikatın bağlılarının en yoğun bölgeleri olurlar. Ali inancını esas alan Alevilik, Horasan ve Rum erenleri yoluyla çeşitli bölgelere ve toplumlara götürülür, tanıtılır, bağlılar edinilir.

Ahlâk ve edep anlayışı: Eline, diline ve beline sahip olma anlayışı Aleviliğin ahlâk sisteminin özünü ve temelini oluşturur. Her türlü kötülükten ve haksızlıktan uzak durmayı amaçlar. Bu ahlâksal anlayış ve bu anlayışın yaşama geçirilmesi, bir yerde insanlığın kurtuluşu olarak görülmektedir. Günümüzde de buna büyük ölçüde gereksinim vardır.[6]

“Tevella” ve “Teberra” inancı: Tevella, Hz. Ali ve Ehlibeyt’e sevgi ve gönülden bağlılık duymaktır. Teberra ise, Ehlibeyt’i sevmeyenlerden ve tavırlı olanlardan kaçınmak anlayışıdır. Alevi- Bektaşiliğin, Ali sevgisi ve bağlılığını bir bakıma ortaya koyuş biçimidir.

Felsefesi, genel tasavvufun “Vahdet-i Vücut” ve “Vahdet-i Mevcut” aşamalarıdır: Tasavvufun “Vahdet-i Şuhud” ve “Vahdet-i Kusud” aşamaları, genellikle Sünni mutasavvıfların düşüncelerini yansıtır. Bu aşamaların ilkinde maddi varlıkların birbirinden ve Tanrı’dan ayrı olduğu savunulur. Bu düşünce, ikinci aşamada da az-çok sürer. Tanrısal öz, tüm varlıklardan ayrı tutulur. “Vahdet-i Vücut”la evrendeki tüm varlıkların özdeşliği, doğanın, Tanrı’nın ve insanın tekliği savunulur. “Yaratan”la “yaratılan”ın ayrılığı kalkar. Yalnızca “Tanrısal varlaşma”nın gerçekliğine inanılır. Yaratılış, varlaşma biçiminde değil, Tanrı’nın özünden “fışkırma” biçiminde olur. İnsan, Tanrı’ya en yakın olandır. Tasavvufun en yetkin aşaması, “Vahdet-i Mevcut” evresidir. Varlık birliği bu aşamada “varlıkların birliği” anlamını alır. Tanrı, bütün varolanların birliğidir. “Enel Hakk”a bu aşamada ulaşılır. Bu aşamada, her türlü bireycilik ortadan kalkar. Toplumsal erdemlilik ve olgunluk doğar, “kâmil toplum” yaratılmış olur.[7]

Aleviliğin Tarihsel Çevresi ve Kültürel Oluşumu

Aleviliğin üç temel boyutu vardır: Birincisi, geniş bir alana yayılmış olması, ikincisi uzun bir tarihsel süreç boyunca oluşması, üçüncüsü ise yayıldığı bölgelerde yaşayan toplumların kültürlerinden katkı almasıdır. Bu alanda en çok Türk toplumları, Aleviliğin oluşmasına kültürel katkı sunmuşlardır.

Aleviliğin Geniş Bir Coğrafi Alanda Biçimlenmesi

Alevilik, çıkış yeri olan Medine-Küfe coğrafyasında kalmamıştır. Buralarda filizlenen Alevilik; Arap Yarımadası’na, Kuzey Afrika’ya, Yemen’e, Kızıldeniz kıyılarına, İran ve Irak’ın tümüne, Suriye’ye, Türk bölgelerinde Deylem, Horasan, Türkistan, Harzem ve Maveraünnehir başta olmak üzere Ortaasya Türk topluluklarının yaşadığı tüm Asya’ya, Anadolu, Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya yayılmış, buralarda yaşayan Arap, Fars, Türk, Arnavut ve Balkanlı halkların çoğunu etkilemiş ve inanç içerisine almıştır. Bugün de, Aleviler genellikle bu geniş coğrafyada yaşamaktadırlar. Fakat, Alevilik Arap Yarımadası’nda Hz. Ali ve Ehlibeyt bağlılığına dayanan inanç olarak çıkmasına karşın, Alevilik biçimine dönüşmesi Ortaasya’da Türklerin eliyle olur. Kısaca, Alevilik inancı bir Türk ürünüdür. Asıl özüne ve niteliğine Anadolu’da ulaşır.

Aleviliğin Uzunca Bir Tarihsel Süreç Boyunca Oluşması

Aleviliğin belli başlı bir kuramcısı, teorisyeni yoktur. Belli öğelerden, belli ilkelerden ve kimi temel kişilerin düşünce ve tutumları temel alınarak yola çıkılmasına karşın, 1400 yıllık uzun tarih süreci boyunca kimi siyasal, toplumsal, düşünsel, kültürel ve inançsal olaylar ve etkenler Aleviliğin yapılanmasında temel rol oynamışlardır. Alevilik birilerinin buluşu, saptaması ve sistemleştirmesi değildir. Kısa bir dönemde de doğmamış, oluşmamış ve kurulmamıştır. İslamın çıkışından kısa bir zaman sonra koşulları oluşmaya başlamış ve günümüze kadar süren bir zaman dilimi içerisinde oluşmuş, bir kültür-düşünce-inanç sistemi olarak yapılanmıştır.

Alevilik, Hz. Muhammed’in son dönemlerindeki gelişmeler içerisinde filizlenir. Tasavvufa eğilimli kimi sofiyan çevreler, Hz. Ali’nin kişiliği çevresinde öbekleşirler. Hz. Muhammed’in ölümü üzerine, halife seçimleri sırasında olay netleşir. Hz. Ali bilinçli olarak yeni kurulan İslam Devleti’nin yönetiminden uzak tutulur. Ebubekir halifeliğe getirilir. Onu sırasıyla daha sonraları Ömer ve Osman’ın halifelikleri izler. Hz. Muhammed’in Gadir-i Hum’da Hz. Ali’yi yerine yönetime önermesine karşın, halife belirlemeleri sırasında bu öneriler hep gözardı edilecektir. Hz. Ali’nin çizgisi, yolu bu siyasal olaylar sırasında netleşecek ve İslam toplumunun bir bölümü O’nun yanında yer alacaklardır. Alevilik, böyle bir siyasal ortamda filizlenecektir. O günkü koşullarda, Hz. Ali’nin yanında yer alan ve O’nu İslam Devleti’nin başına düşünen çevrelere “Ali Şiası”, yani “Ali yanlıları” denilecektir. Bu Ali yanlısı kesimler ilk Aleviliğin, yani Ali yanlılığının toplumsal ve siyasal çekirdeğini oluşturacaklardır. Bu yanlılığı; daha sonraki yıllarda Sıffın Savaşı, Kerbelâ gibi olaylar pekiştireceklerdir. Ali yanlıları ve Hz. Ali’nin ailesinden olan insanlar ağır bir baskı altında kalacaklarından, İran ve Türk ülkelerine sığınacaklardır. İran’da bu etkiyle tarihsel “Şiilik” doğacaktır. Türkler, Ehlibeyt’ten olanların ve bu bölgeye sığınmış Ali yanlılarının etkisinde kalarak çoğunluk İslam’ın Alici yorumunu, çizgisini, yani Aleviliği benimseyeceklerdir. Zamanla, çeşitli etkenler, özellikle göçler nedeniyle bu Alevi topluluklar Anadolu’ya taşınacak ve Aleviliği Anadolu’ya getireceklerdir. Alevilik burada, özellikle Hacı Bektaş ve çevresindeki erenleri yoluyla biçimlenecektir.

Aleviliğin Kapsadığı Toplumların Kültürlerinden Katkı Alması

Alevilik; özellikle Arap, Fars (İranlı), Türk ve Balkan bölgelerinde yayılmıştır. Bu bölgelerdeki toplumlar arasında yaygın olan Maniheizm ve Budizm dini inançları da Aleviliğe felsefik katkı sunmuş ve inançsal yapısının zenginleşmesinde, biçimlenmesinde rol oynamıştır. Alevilik’te Türk etkeni en ağırlılıklı olanıdır. Ortaasya Türklüğünün inancı ve kültürü olan Şamanilik, İslamlıkla iç içe girerek Türk toplumlarında oluşturulmaya çalışılan Aleviliğin biçimlenmesini, öz ve nitelik kazanmasını sağlayacaktır. Ortaasya Türklüğü, yeni yurtlarında eski kültür ve inanışlarının izleriyle beslenen Alevilik’te kendilerini bulacak, kimliklerini ve ulusal varlıklarını sürdürebileceklerdir. Türk kökenli toplumların genellikle İslam’ın Alevilik kolunu yeğleyişlerinin nedeni budur.

Notlar

[1] Ondört Masum-u Pâk’ın adları kaynaklarda değişik verilirler. Böyle olmakla birlikte adların tümünü şu kaynaklarda bulmak olası. Bkz: Haydar Kaya: Alevi Bektaşi Erkânı, Evradı ve Edebiyatı, İstanbul 1996, 3. basım, s: 42 vd.; Murtaza Dinçer: Kuran, Ehlibeyt ve Alevilik, Ankara 1996: 378 vd.
[2] H. Yılmaz: “Ahmet Sırrı Dedebaba’nın <Bektaşi Tarikatı>”, Hacı Bektaş Veli Dergisi, Sayı:10 (1999): 40; Kaya 1996: 29, 44 vd.
[3] Tam liste için bkz. Şevki Koca: Melami- Bektaşi Metaforunda İrşad Paradigması <Mürg-i Dil>, İstanbul1999:148; Kaya 1996: 46 vd., 318. Liste için ayrıca bkz: Dinçer 1996: 279 vd.
[4] Ondört Masumpak ve Onyedi Kemerbestler için taranması gereken Fütüvvetnâme metinleri ve araştırmaları için bkz. Ebu Abdir / Rahman Muhammed İbni el-Hüseyn es-Sülemi: Tasavvufta Fütüvvet (Çeviren ve Yayıma Hazırlayan: Doç. Dr. Süleyman Ateş), Ankara 1977; Abdülbaki Gölpınarlı: “İslam ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilâtı ve Kaynakları”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XI (1949-1950) içindeki Fütüvvetnâme metinleri: -Harputlu Nakkaş İlyas Oğlu Ahmet- “Tuhfat-al- Vasaya”, s: 205- 232; -”Müellifi Meçhul Fütüvvetname”, s: 231- 234; -Necm-i Zer-kûb- “Fütüvvetname”, s. 235- 261; -Abd-al- Razzak Kâşâni- “Tuhfat-al- İhvân Tercümesi”, s: 261-296; -Alâ-al- Devle-i Semnâni- “Fütüvvet Hakkında Risale”, s: 296-311; -Nâsıri- Fütüvvetname Nüshası”, s: 311- 354; Abdülbaki Gölpınarlı: “Burgâzi ve <Fütüvvet-nâme>si”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XV (1953-1954) 1-4; Abdülbaki Gölpınarlı: “Fütüvvet-nâme-i Şeyh Seyyid Hüseyn ibni Gaybi”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XVII (1955-1956) 1-4; Abdülbaki Gölpınarlı: “<Fütüvvet-nâme-i Sultani> ve Fütüvvet Hakkında Bâzı Notlar”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XVII (1955-1956) 1-4; Abdülbaki Gölpınarlı: “Şeyh Seyyid Gaybi Oğlu Şeyh Seyyid Hüseyn’in<Fütüvvetname>si, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XVII (1960); İbrahim Aslanoğlu: Yazarı Belli Olmayan Bir Fütüvvetnâme, Ankara 1997; Ali Torun: Türk Edebiyatında Türkçe Fütüvvetnâmeler, Ankara 1998; ayrıca bizim basım aşamasında olan “Bir Alevilik Yolu: Ahilik” çalışmamız taranabilir.
[5] Bu konuda geniş bir değerlendirme için bkz. Baki Öz: Bektaşilik Nedir? (Bektaşilik Tarihi), İstanbul 1997: 462- 475.
[6] Hacı Bektaş’ın ve Alevi-Bektaşiliğin ahlâka ilişkin geniş değerlendirme için bkz. Baki Öz 1997: 426- 438.
[7] Geniş bir değerlendirme için bkz. Baki Öz: Alevilik Nedir? İstanbul 1995: 109-140.

* Bkz. Folklor / Edebiyat 29 (2002) 1: 69-74.

 


Ali Rıza Özkan

URL: http://sodepgazete.com/?p=57720

Editör - Kas 26 2013. Kategori Görüşler, Makaleler. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

Arşivde ara

Tarih bazında ara
Kategori bazında ara
Google bazında ara

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes